25 Ocak 2011 Salı

DANNY 2

bu danny'le  ne yapmalı? kafasını mı kesmeli hemen,işkence mi etmeli? ne yapmalı? ne yaptrımalı? ne? bu danny'i sevmeli mi yoksa kafasını taşla ezmeli mi?yok yok... bu danny'i kaçırmalı biri benim kafamdan. kaç kurşun yemiştir ki kafasına,kaç kesik almıştır ki hayatı boyunca? hayatı yok ki onun. hayatı boka batmış,kokuşmuş tam bir çöplük. tekerlekli sandalyesinden mi kaldırmalı onu? itelemeli mi? kan mı kusturmalı? verem etti beni verem. şu iğrenç kahverengi kazağından sıkıldım! ayakkabısının arkasına basması artık hiç güldürmüyor beni. arada çorap giymemesi neşelendirmiyor. artık sıkıldım! biri onu çekip almalı altı boyutlu kerhaneden. domuz kokusu var onda,kendi bokunu yesin bari oldu olacak. edebinde bile kusmuk kokusu var. ağzı kırk yılın başı tütün kokar. ama götü istisnasız kokar. hem ne bu karı düşkülüğü, zor yapar biraz o işi.. iktidarsızlık iktidar! hem kim öper onun dişsiz ağzını kim yaklaşır kirden siyahlaşmış boynuna. ama ne yapışkan şeydir o!!! pinekleyerek alır maaşını,karnını kafeinle doyurur.
dıtt...dıt...dıt...dıtdıt...
kafatasını kemiren avuç avuç böcekler üremeden önce bir tanesi bile yeterdi onu delirtmek için. şimdi binlercesi milyonlarcası yapış yapış bir ıslaklıkla dişliyor iliklerini. salyalarında mikroplar mikroplar... çeşit çeşit iğrençlikler... hepsi de danny için. bütün bu ödüller bütün bu kutsal varlıklar. ayakları soğuyorsa bırakın ölsün. ağzı buruş buruş kapanıyorsa bırakın ölsün. derisi sünüyorsa, inip kalkmıyorsa artık göğsü bırakın ölsün. ölüsünü cinlere yem ederiz. ölüsünü biz yeriz eğer kabul etmezlerse.biz iştahla yeriz şapur şupur ve çiğ çiğ yeriz. çiğnerken lastik lastik etlerini hissederiz. defalarca çiğneriz defalarca ve defalarca,sümük kıvamına gelinceye kadar dişleriz. suyunu çekeriz etten,lapa kıvamına gelinceye kadar eti dişleriz. dişleriz kırmızılığı parça parça oluncaya kadar iştahla. dişimizin kavuğuna girmesine izin vermeyiz tek bir yamyalığın. zevkle yutarız,orgazmla içeriz. midemize varana kadar türlü türlü işkenceler ederiz. en iğrenç kemirgenliği biz yaparız en rezil sindirmeyi biz yaparız biz!!! öyle bir iştahla yeriz ki dudaklarımızı yalar,birbirine yapıştırır ve gözlerimi kapatırız.yutkunuşumuzun sesini sofradaki ete kadar göndeririz.
dıtt...dıt...dıt...dıtdıt...
aslında bu kadar nefret besleyceğimi düşünmezdim danny'e karşı. başta var olmasını isteyen, var olması için tepinen,didinen deliren bendim. başta çok isterken,beynimdeki bütün her şeyi bilmesini isterken neden şimdi böyle hissettiğimi elbette biliyorum. çok ileri gitti. tam ensemde!kulaklarımdan fışkırıp ayaklarıma kadar bir aura gibi çevreledi. danny'i bilmezsiniz. elbette bilmezsiniz. şimdi yok olmasını istiyorum. çok ileri gitti. parmak uçlarımda. hem ne bu düşüncesizlik ne bu unutkanlık bendeki. hem onun yüzünden. ölüyorsa zevkle izlerim onu ama uyuyor. çökmüş kanepesinde osurarak uyuyor. elleri hep bacaklarının arasında. kimi düşünüyor kim bilir. alttaki orospunun ona parasız asla vermeyeceğini söylemiştim. belki onu zor kullanır da duvara dayar diycem de diyemem. o güç yok onda.bu kemiklerle benim serçe parmağımı kıramaz bile. ama eline bir bıçak aldımı iyi keser. belki kadını da bıçakla beller. bunun olmasını da istiyorum aslında belki biraz hayata dönebilir. belki bir orgazmı paylaşınca bıçağı bırakır artık iş falan arar,belki adam olur belki siktirip gider kafamdan düşüncesi. ama yalan söylüyorum. kadını alsa da almasa da böyle kalacak o. bende ter kokuları içinde ölücem.
dıtt...dıt...dıt...dıtdıt...
tırnaklarının içinden kan gelir. ama o sarılığı asla boyayamaz kan. nasırları kapatamaz kan. kan yaşam vermez. kanını akıtırız biz. dibine kadar,son damlasına kadar. ve bekleriz üstü kabuk bağlasın,parlaklığını yitirsin,sıvılığını kaybetsin. kokusuyla sarhoş oluruz. içmeden daha. hem kim ister bu manzarayı bozmayı,kim ister zevkten mahrum kalmayı. hep o mu deşecek bağırsakları,gözleri o mu oyacak ve tırnaklarını o mı yiyecek. kan ter için de eve gelip etrafa işeyip kim uyur böyle rahat! kim kim!!! ben yaptım. daha ellerim morarmadı,daha kan soğumadı. daha korkuya kapılıp koşmadım. daha sokak köpeklerini kızdırmadım. sokak kapısını açık bırakıp karşıdaki ibneyi evime alıp zevk vermedim ona. ben bir düşünce bir daha kalkmam. öylece yatıp uyurum.uyumalı şimdi!!!
dıt...dıt...dıt...dıtdıt...
biri kapatsın şunu!

23 Ocak 2011 Pazar

ZEVK 2

ne yapardı o kurbalarına
derinlerini yüzer,karınlarını deşerdi
bundan da büyük zevk alırdı
tırnaklarını söküp işkence ederdi önce
gözlerine iğneler batırırdı
parmaklarının arasındaki ince deriyi makasla keserdi
dizlerine çiviler çakardı
bundan da büyük zevk alırdı
gece yarısı şehre sis çökmek üzereyken kurbanlarını aramaya başlardı
sis yeni çökmüşken kurbanı kucaklayıp arabasına atardı
bu kadar kolaydı çünkü işini bilirdi
şehrin dışındaki eski mezbahada severdi onları
fazla severdi sevgiden öldürürdü
içlerini boşaltırdı
bundan da büyük zevk alırdı
alırdı almasına ama koku dayanılmazdı
önce burnunu kesti
sonra kulaklarını
sonra da onları kesti
uzuvlardan kurtulmak kolaydı
ama kaygan sıvıyla birlikte zemine yayılmış bağırsakları kucaklayamazdı
kurumuş değirmen uzuvlara ev sahipliği yapar
orasını hiç düşünmez zaten
gevşek taşı üstüne çekti mi kimse anlamaz.
ama bağırsakları kucaklayamazdı
ayaklarıyla iteleyip durdu bir süre
ama koku dayanılmaz oldu
mezbaha tam mezbaha oldu
zevk alırdı bundan şüphesiz
alırdı almasına ama
zevk vermezdi kimseye!

18 Ocak 2011 Salı

Danny

gecenin bir yarısı evine zor atardı kendini. buzdolabındaki boş süt şişelerini dayardı dudağına. odanın ortasındaki kanepesine,yamulmuş minderlerin arasına yerleşir,kemiklerinin arasından zar zor nefes alırdı. hiç rüya görmezdi,tam anlamıyla uyuyamazdı bile. sokak köpekleri eksilmezdi peşinden,eklem yerlerinde kopar gibi olurdu koşarken. işte bu yüzden zorlanırdı ya,eve zor atardı kendini. terkedilmiş sokağın terkedilmiş köşesi.cepleri tütün dolu,iskelet kılıklı adam. kokuşmuş hırkasının arasından böcekler çıksa yeridir. uyurken ağzında gezen hamam böceklerini saymazsak temiz sayılır. ben onu bu haliyle severim.bu haliyle kimseye benzemez. yaşadığını kimse bilmez. bir ben bilirim;beni de o bilmez.
hah işte genzinden çıkan o homurtu da duyuldu. açık ağzından çıkan o ses...hep korkutur beni. bir gün kapıyı açık unutmuş,o sesi duyan yan dairedeki sümsük gelmişti odaya gayet gürültülü bir şekilde. tabii ben hırladım o beni duymadı. bizimkinin sesine gelmiş de sonra sessiz sessiz gitti. o da kendi kendine konuşuyor. benimki daha ona başlamadı. ama kafasında ne zırvalar dönüyor. mesela önümüzdeki günlerde alttaki orospuyla yatabilir,tabii para bulursa. yoksa verir mi yosma? kim bakıyorsa onun kokuşmuş kıçına. o göte o para verilir mi? bunca senedir yeminli gibiyim ben de ama bir gün onunla olmak aklıma gelmedi. ama benimkinin gelecek aklına bu fikir,bende kaşınarak mırıldayarak bu ikisini izlemeye gideceğim. sonrasında benimki odasına gelip gene uzanır şu kanepeye,ben de burada hamam böceklerini izleyeceğim.şu duvardaki islere bakıp,şıp şıp şıp... kaç kere dedim kendime şu musluğu tamir ettirmeli... ama yok olmaz,musluğu kullandığımı var ne bilsin!işte homurdanıyor gene elini bacaklarının arasına sokmuş neler düşünüyor kim bilir. 
"yok etmeli,yok etmeli..." 

15 Ocak 2011 Cumartesi

ZEVK

parmağının ucunu kesmiş salak.
durup dururken kesmiş.
sonra birde ağzına götürüp ziyafet çekmiş.
yutkunmuş ama o ne zevk? ne zevk o? 
dudaklarını yalamış,dudaklarını ısırmış
kesivermiş dilini
durup dururken kesivermiş
yutmuş da yutmuş.
içmiş de içmiş.
ne zevk o?o ne zevk?
tıka basa kanla doymuş
kesermiş etini
durup dururken kesermiş
sonra dudaklarını dayayıp kana kana içermiş
o ne zevk?ne zevk o?
yalarmış dudaklarını
üstünü başını silermiş




12 Ocak 2011 Çarşamba

JACK LONDON ÜZERİNE

ben Buck'ı sevdim. Buck'ın kurtları öfkelendiren vahşiliğini sevdim. Buck'ın sadakatini sevdim,Buck'ın şevkatini sevdim. ben Buck'ı sevdim.
 anlamıştım en baştan onu seveceğimi.birincisi insan değildi. en güzeli de bu değil mi zaten. London önünüze bir köpek bir kurt koymayı sever. biz London'ı niye severiz peki? çünkü vurucudur. trajedi yazarıdır. çünkü en samimi duygularınızla karaktere bağlanmanızı sağlar ve sizi acımasızca savurur. okuyucuya hiç acıması yoktur onun. kendini tatmin eder,bencildir. karakterine bağlandığınız için sizi cezalandırır. size ölümden önce ölüm acısını yaşatır. ve hiç nefes aldırmaz. sürekli sevginize sevgi katar. çok iyi kandırır sizi. ve sonra aniden yere çakılırsınız.
Martin Eden'i kim unutabilir. 4 saat uyurken bile zaman kaybettiğini düşünen Martin Eden'i.kendini dalgalara bırakan Martin Eden'i.Martin'in ev sahibini bile unutmadım.
ben Buck' sevdim şüphesiz ama tanırdım  London'ı. onun stilini bilirdim. tuttum kendimi bağlanmadım Buck'a. peki o ne yaptı? gene oyununu yaptı.bana sanki pis pis gülerek " çok da önemli bağlanma lan Buck'a" dedi ve aslında kısacık sürede kalbimizi ısıtan Thornton'u aldı elimizden. o zamana kadar Thornton'a bağlandığımızı anlamamıştık. halbulki,en basitinden Dave'i vuran adama kin gütmüştük,en basitinden Dave'e bile bağlanmıştık haberimiz yoktu. ayakları şişen,günden güne eriyen Dave'in acısını dindirmek için vurulduğu bir gerçekti ama kabullenemedik. o sahne bizi çok etkilemişti. Dave bile o kadar etkilerken,bağlanmamak için kendimi tuttuğum Buck nasıl etkilemesin. aslında her şey bir sanıdan ibaretti. ben sandığım şeylerle okumaya çalıştım, London bir süre umursamayıp sonra beni yere yapıştırmıştı.
işte bu yüzden London'ı okurken korkuyorum. ne tarafa gard alsak başka bir taraftan vuruyor. aslında elimize bu gardları camdan veriyor. biz farketmiyoruz. onun kitaplarında efendi olamazsınız. köle olduğunuzu da göremezsiniz. ancak biraz aşina olduğunuzda belki köle olucağınızı tahmin edersiniz fakat ortalara doğru birden efendi gibi hissedersiniz. işte bütün olay bundan ibarettir. Shakespeare'in Romeo'ya yaptığı gibi, London da haddinizi bildirir. zavallı Romeo konumunda olan bizlerin ardından ağlayacak da yoktur ne yazık ki,ne şanslı ki Romeo bir işe yaradı bizden hala bir şey olmuyor.

Bensizlik

benim de bazen düşünmeden çekip gidesim oluyor,
benim de bazen birini sevdiğim oluyor
bazen öldüresim geliyor benim de
arabaları çizip kaçasım oluyor
orospu gibi davranasım oluyor
gerçek bir orospu olasım geliyor
küfür ederken edepli olasım geliyor bazen benim de
bazen de kapıya kadar yürüyüp çıkıp gidemiyceğim birisinin olmasını istediğim
hayatımın adamını bulmak istediğim
cesaretimin olmasını istediğim de
bazen kaosa atlayasım geliyor
bazen benimde devlete karşı isyanlarda olasım geliyor
cidden iyi bir insan olmayı istediğim oluyor
dilencilere para veresim geliyor bazen
yağmurdan korkan insanlardan olasım geliyor
yaşlılığı sevmeyenlerden olasım geliyor

9 Ocak 2011 Pazar

A TRAVEL IN THE SERPENTINE

                                  
    Square,round,formless things my around. Purpled,greened,blackened my soul with the shape and shapeless my around. Aha!!!he here. Stupid,calm he is. No,no what? What do you want?

- i have preapared food for you.
-thanks, i comin'

    Okay,returned. The room is illuminated,blackened. Huh… It was over 3 months ago.missing him but not wanting any men to help myself. Problem not me. Problem in me not in me. Love,man,no need.No way to me to have. Howl…howl… around me. Shapless thing above me,inside my nails. Dirty,i should clean my possessions. Possesions my father bought. Dark outside. Aha!!! What do you want from me again?

-eat some more.
-nope.i'm okay.you eat leftovers.

    Continue. Forlorn places,forlorn my thoughts. Hopeles me…poor me... I say nothing to see me a poor creature. Don't do. Nobody must do. Virginia… Why do you writes so understandble(!) My powerfull goddess. My room again. Why did 'thou' word change? Beautiful than ‘you’. More poetic,more magical…Full of love...Love? Who found l-o-v-e? Who loves love? Brother love,parents love,courtly love … Somebody's classification hiding within me. They are conservative. But she was red for a while. They stay same place since born. Different from them i am. Running away,sometimes when i am in mirror or stage. I must be shining. Once upon a time a cat here. Lying ground,licking itself,cleaning… making   me relax,staying me in tranquillty… Roaming between my wrists,painting ‘eight’,sleeping in silence. He hit him,kick him softly but kicking is unstandable for him. He hit it. Revenge. Finally i abandoned cat. Actually,i am abondoned. Thanks for help. You wrote:
       
         Whisper blue flame under the seas is spelling wonder,
         Unknown words of past and future a wrong melody.

   I wrote a passage which has a name i do not remember now. Newspapers shows one’s idea about his political sight. I did not read it yesterday, today too... I am watching news. Forget about newspapers. I am bored of doing homework,writing essay about such a unusual thing with a weird style. Who can stand reading this ridiculous vampire story? Red,passion,love,rose… I remember these words in your first lecture. Rose,passion,love… My deepest emotions and nauseas are awakining. Thorns are the most attractive part of the roses. Blood,my desire to be alive,must be gushed out from his arteries. When the death comes,death comes. ıt is nothing different than nothing. Carpe diem! I do mot believe this idea. This is so egoistic. But i am not. But it is true,true that i do not love people. Most of them are mental costive. They are enemy. Am i just sarcastic? Or is this a kind of selfishness?  If it is,i do not complain about being selfish. What are you doing there? Flowers are about to die down. I saw her after a long time. Missing? Beautiful,curly girl loves me. Me too… I saw a couple,drinking beer near us. Tea is better, I do not drink a beer,men who work in the bar pee in it. Disgusting! Merciless! Handsome but moron. My brother is tidy so much. He is tidier than me. When will my nails lenghten? I must go to this concert.If i went away when i came to there,i would not have to want a permission to go. I do not want a permission for all my my freedom,my rights and my body.

   Nothing,nothing above me… And nothing will be… Give me a tranquilizer  so that i will be in safe until the end of life.

BOK

sevgili blog umarım bundan sonra aramızdan su sızmaz.bugüne kadar kimseye açılmadım sana açıldığım kadar.hem ne varmış okusunlar şaşırsınlar beğenmesinler.ne var ne? boktan kötü kokamaz ya. herneyse şimdi diyorum ki ben yarın ne yapıcam? ya sen söyle sen ne yapıcaksın? her gün beni mi bekleyeceksin böyle kuduruk karılar gibi. sana iki çift güzel söz söylememi mi bekliyceksin? yoksa... yoksa... sen... sen daha bana inanmıyor musun? güvenmiyor musun? yahu saat kaç oldu siktirip yat demiyor musun? lan ne boktan blogsun sen? ne yazsam kabul ediyorsun. sikik diyorum kabul ediyorsun.bok diyorum kabul ediyorsun. valla bak sende yoldan çıkıcaksın. eğer gözün bendeyse avcunu yalarsın. kim çeker lan böyle blogu. adam gibi sende bana iki laf ediverseydin güzel olmaz mıydı? ne saçmalıyorsun kadın sen desen,yürü git sınavına çalış desen olmaz mıydı? ah ulan ah!!! senden çok ben kuduruğum sanırım. ama hep dediğim gibi farkında değilim. neyse şimdi ne diyceğimi unutmadan,daha doğrusu aklıma gelmişken söyleyeyim " evvela bu iş burda bitmez." daha dur yeni açıyorum kendimi sana. sen daha bana bağlanıcaksın,sonra ben seni kapının önüne koyucam,sonra yıllar sonra tekrar seni bulucam.tabii sen tahminimce o zaman boktan bir şey olursun doğal olarak ben seni gene terkederim. yani açık açık söylüyorum sen benim yeni hevesimsin ilerde ne olur belli olmaz ama seninle ilgili bir gelecek düşünemiyorum. ölürsem zaten bok gibi ortada kalırsın. artık arkadaşlarım bunları okuyup okuyup zamanla atlatırlar ama sen nah atlatırsın. sen dul karılar gibi azarsın ama seni duyan olmaz. kendi kendine kavrulmayı öğreneceksin tamam mı? bu arada geçen gün defterime çizdiğim bok kafalı smokinli adama benziyorsun, parmağıma da eskiden modaydı hani adam çizerlerdi işaret parmağına smokinli adamlar hani işte onlardan çizesim var. ee peki ben niye bunları yazıyorum! niye! çünkü bokumdan bile değersizsin. çünkü seni istediğim gibi kullanabilirim. seni olmak istediğim kişi yapabilirim. olucağım kişi de yapabilirim. olmadığım kişiler de yapabilirim. ve kimse anlamaz. neyse sen bunları çok düşünme tamam mı? sana verileni paşa paşa alacaksın!!! bok kafa seni!!! eciş bücüş hain şerefsiz blog seni!!! pezevenk seni!!!

KADIN VE KADIN FARKI

Efendim şimdi diyorlar ki,herkes yerini bilecek. Oturmasını kalkmasını bilecek. Yanıma yakışsın,ağzı burnu şekilli olsun,yemeğime tatlı olsun,dinlemeyi bilsin. Şurası şöyle olsun öyle severim,şöyle 90 60 90 olsun bilmem ne... Sokaktaki kadının hali başkadır tabii,o kadın gelir yanınıza o zaman alttan alttan namus meselesi başlar. Sözler değişir hemen erkek sözü ya,bir kere de tutarlı olmaz.

"Öyle açık giyinmek olmaz,herkese güzel değil bana güzel olsun. Dikkat çekmesin ota boka karışmasın,ruhu güzel olsun,kilolu da olabilir belki içi güzeldir."

Yok efendim,erkek dediğin kadınını kollarmış ondan böyleymiş,kıskançlık değilmiş bu gerçek sevgiymiş.
Yanınıza aldığınız kadını kendinizden koruyun önce de sonra lafınızı da söylersiniz. Şimdi erkeklik onurumuzdur erkek olmak bir adım önde olmaktır falan değil durumu erkekliğin. Erkekliğinizi ufacık bir şeye bağlı olarak yaşıyorsunuz! Sonrada kadınların bugünkü konumuna getiren kadının kendisidir naraları atıyorsunuz.

Örümcek kafalı kadınlar yetiştirdik. Kadının teki diyor ki:

" Ee erkeğin sevgilisi olur kızın olamaz,kız(!) birinci elden gider. Erkek kaçıncı else o kadar şahlanır. Ee deneyimli erkek iyidir iyidir" hani klasik erkeğin elinin kiri lafına kendi yorumunu ekliyor da karşısındaki kadın da kafasıyla onaylıyor. Hay ben sizin kafanıza..

Bu örümceklerin ellerinde olsa bakire doğum yaparlar. Ama yok yok belki de yapmazlar. Bir amaçları yok işte ellerine geçen biraz pirinç biraz suyla pilav yapıyorlar falan. Evde iki tur atıyorlar,banyo mutfak,salon mutfak yani bu işte. Hem yürüyüş yapmış oluyorlar,hem namuslu kalıyorlar. Mutlu da oluyorlar yani hiç birini şikayet ederken göremedim ben.

"Ay kocam vay kocam,yemedi yedirdi,içmedi içirdi. Çok iyi adamdır hem beni hiç dövmez. Pek konuşmuyoruz ama konuşmadan anlaşıyoruz işte ona da şükür."
Bakın bakın aklıma şimdi geldi,farzedelim ki karı koca 40 yıllık evliler ama adam ölmüş gitmiş cenaze falan filan derken şöyle bir muhabbet çıkıyor ortaya:
-nasıl bilirdiniz?
Ne desin kadın?
-Valla pek konuşmadık.

Herneyse,kadınlık haklarını savunan kadınlara isyankar,pantolon giyen kadınlara aşifte,çalışan kadınlara orospu diyorlar. Ben de bu kadınlara kadın demekten utanıyorum.
Yakın gelecekte kocalarının ellerine  kendi boyunlarına geçirdikleri tasmaların ucunu tutuşturup olayı somutlaştırmaları da olası.

"geçir boynuma haydar,kullan beni tepe tepe."

Bazı kadınlar bunu fantezi olarak yapıyor.

Neyse… Bu kadınlara fanteziden önce kadınlığı öğretmek lazım. Ellerine maddelerin verilmesini beklerler.
1.okuyun,öğrenin.
2.yaşayın,deneyim kazanın.
....
falan filan...

" Ee başımızı nereye sokucaz?"
-Başını çıkardın da sokması mı kaldı?
"Ee kadın olun olun diyorsun da,başımızı nereye sokucaz diyorum?"
-Sen başını çıkardın mı onu söyle.
"Çıkarıcaz hayırlısıyla."


Bugün hala erkekle konuşunca erkeğin haz alacağını düşünüp de hayatla bağlarını koparan, "kocama lazımım,kocam kızar,kocam ne der,kocam,kocam,kocam..." diyerek arkadaşlarıyla bağlarını evlendiği gün kesen,bankaya para yatırmaktan bütün erkekler üstüme atlar (çok seksiyim) diyerek korkan, insanlığından zerre kadar nasibini almamış dışarı tek başına çıkamayan(gece de değil ha!),kafayı öne eğmeyi namus sanan,sevişmeyi çocuk yapmak sanan,erkeğe hizmet etmeyi kader sanan,erkeğin yanına oturmayacağından otobüslerde ayakta kalmayı yeğleyen,küçücük evlerine misafir geldiğinde haremlik selamlık yapıp da tuvalette bile takılırız yeterki erkekler görmesin beni (çok seksiyim) diye düşünen,sosyal hayatı kapı deliğinden apartman gündemini takip etmekten ibaret olan,kadın kelimesini ancak gerdek gecesinden sonra kabul edebilen,çeşit çeşit çocuklarını kendisi gibi olsunlar diye döve döve evcilleştirmeye çalışan aciz,gelişimini tamamlayamamış kadıncıklar!her şeyden önce sizlere acıyorum.


ALIŞKANLIK


Ben sana alıştım be sevgilim.
Bilirim üzülürsün bu lafıma,
Ama alıştım işte.
Doğru.
Maalesef sevgilim sen alışkanlıktan öte değilsin.
Hep derdin ya en korktuğum şey diye,
Alışkanlık olmak senin için.
Oldun işte elden ne gelir?
Bari keyfimizi kaçırmasan diyorum,
Ama kaçırırsın onu da bilirim.
Aslında hep bu bilmelerim yüzünden alıştım sana.
Her şeyini bilirim senin,
Yollarını bilirim.
Bu satırlardan sonra gönlünü almasını bileceğim gibi,
Bilirim seni.
Belki de ilişki bana göre değildi.
Ben işin gizemli boyutunu seven bir kadınım.
Sen her şeyini bana açınca tadım kaçtı.
Bir ayda yedim içtim seni,
Öğrendim her numaranı,
Kalmadı işin gizemi,
Kaldı sadece alışkanlığım.
Hani o sabahları huysuzlanışın…
Hani o alıngan ve kırılgan tavrın…
Bende üstüne gelip gönlünü almaya çalışırdım.
Ama bugün anladım.
Ben seni sevmeye alıştım.
Yok ötesi.
Yaşarsan böyle başımın üstünde yerin var.
Yok,olmaz olmaz diye alınganlık yaparsan,
Hiç alamam gönlünü .
Alışkanlıkları kırmayı da bilirim                                                                                                              

BİR AĞIZ MESELESİ


Sabah kalktığımda ağzım yoktu.
Hala da yok.
Bende vapura binip karşıya geçtim,ne yapayım?
Aksilik işte.
Vapurda dışarıya oturmuş üçkağıtçı martıların kurbanlarını izliyordum.
Bunlar yeni gelmiş İstanbul’a.
Öyle olmalı,öyledir yani,muhakkak.
Şu simidi yiyecek ağzımız bile yok.
Ama ağız kokusundan da beraat etmişiz.
Yine de  ayak kokusundan  müebbetiz.
Bende oturduğum yerden ayaklarımın güzel bir fotoğrafını çektim.
Vapurun demirlerine dayadığım,milleti engelleyen bacaklarımın hemen bitimindeki ayaklarımı.
Laf işte sanki başka ayağım var.
Ağzımı alan bari yerine bir ayak daha bıraksaydı,
Ya da ne biliyim kol düğmeleri bıraksaydı.
Biraz tıraş köpüğü bıraksaydı,
Belki ağzımın gidişine daha çok üzülürdüm.
Ağzım yok ağzım!
Sabah kalktığımda yoktu.
Hala da yok.
Hay aksi.
Diyorum ki içimden:
“Ağzımız olsa simit yerdik.”
Ama ağzımız yok.
Ama olsa,yerdik.

BİZİM EDEBİYAT ANLAYIŞIMIZ


Derler duygu işi şiir,
Tavır işi işte bu şiir!
Okursanız bedava,
 Ama takmayın sözlerimi kafanıza.

Ne hali varsa görsünler bana karşı duranlar.
Uğraşamam kimseyle yok vaktim.
Aksiyim,her şeye var bir lafım,
Ağız kokumu çekecek adam ararım.

Yoksunum duygudan!
Bir şeyden anlamam!
Umursamam hayatı!
Çiğnerim aptal adamı!

Tütün kokar ciğerim.
Sakız kokar ağzım.
Tam “yosma” dersiniz görseniz.
Böyle bu kız isterseniz.

Düşünürüm olmadığım kişi gibi,
Davranırım olduğum kişi gibi.
Tavrım tam sokak kızı.
İsterseniz kovun beni.
Sorun değil olmak at hırsızı.

Dokunmalı mı ciğerine şiir okuyanın?
Ciğer mi kalır adamda o kadar sigaraya?
Hem sanmam şiir romantik işi.
Bu şiir benimse,değil romantik işi

Ben inanmam aşka maşka!
İnanmam mala mülke!
Sevmem kırıtan erkeği!
Alırım istediğim şeyi!

Issırırım dudaklarım istersem bir şeyi çok.
Kırıtırım birazcık olur biter hemen.
Kimse alamaz benden istediğini .
Bir ben alırım istediğimi.

Kimse olamaz bana eş,
Dayanamaz kimse.
İllaki istiyorsa beni,
He heyt!Bekler keyfimi.

Aman aman! İstemem ne yanımda biri,
Ne de aklımda biri.
Zor iş hayat işi.
Basittir yaşaması düşünmezseniz pek çok şeyi.

IŞILTISI DENİZİN

Dumanlı gümbürtüsü vapurun kendimden geçirir beni.
Salkım söğüt,ağaç dalları ve hurmalar…
Işıltısı denizin gençlerin arkasında,
Uzar gider.

Tütsüleyip koysunlar beni turşu şişelerine.
Ve ölümüme sevinsinler.
Hayatını yaşadı desinler.
Işıltısı denizin benim arkamda.

Salamura olayım.
Ağızları ekşiten,dudakları büzüştüren.
Sonra hatırlasınlar beni,
Işıltısıyla denizin.

İki kelimelik tanışma muhabbetiyim ben.
Çift kulplu bir fincanım.
Ama ışıltısı denizin benim arkamda,
Günbatımı gibi sönüp gider.

Hiç olmadı kopamadıklarım.
Kuşların cıvıltısı bile…
Çünkü güneş sırtımda benim.
Işıltısıyla denizin…

Ölüm vakti gelince kapıma,
Kaçmak ne çare giderim.
Ama unutamaz kimse beni,
Arkamda ışıltısı denizin.

ÖLÜM

Ölümün bahsini açmasınız olmaz mı?
İliklerime kadar üşüyorum.
İliklerime kadar…
Saç diplerim diken diken oluyor.
Boğazımda bir yumru hissediyorum.

Seri katil o siyahlar içinde.
Gelip kaplıyor gölgeleri, köşeleri…
Çekiyor ayaklardan,
Ve cesetleri bırakıyor ortada.

 Lütfen, lütfen bahsetmeyin ondan!
Ortada bıraktığı çocuklardan,
Birbirine sarılmış gençlerden,
Yürüyemeyen yaşlılardan,
Ayyaşlardan, hastalardan.


Nerede diyorum nerede bu sefer?
Bir ameliyathanede mi?
Bir askerin yanında mı?
Güzel bir kadının yanında,
Ve eğlencenin ortasında mı?

Ölümden bahsetmeseniz olmaz mı?
İliklerime kadar üşüyorum.
İliklerime kadar…
Üstüme kefen gibi iniyor siyahlığı.
Lekeliyor oramı buramı.
Morartıyor ayaklarımı.
İliklerime kadar üşüyorum.
İliklerime kadar…
Ne olur bahsetmeyin!
Kafama silahı,
Boğazıma bıçağı,
Dayamayın!

Siyah saçları, kırmızı rujuyla bir kadın gibi cezbeder bazılarını,
Ve hemen kucağına atılmak isterler.
Yükseklerden atlarlar.
Sulara düşerler.
Midelerine atarlar,yutarlar.

Bağırmayın beynimin yaylıları!
Hayır,hayır susun!
Çok korkuyorum.
Ölüyorum korkudan.
Tırnaklarımı çekiyorlar sanki.
Yanıyorum alevler içinde.
Zehirliyorlar yediğim yemekle.
Dövüyorlar canım ağzımdan çıkana kadar.
Delik deşik ediyorlar yok yere.
Vuruyorlar beni kafamdan.
Gırtlaklıyorlar arka sokaklarda.
Boğuyorlar en derin sularda.
Kesiyorlar uzuvlarımı.
Taşla eziyorlar kafamı.
Sallandırıyorlar meydanda.
Yiyorlar çiğ çiğ.

Soğumak istemiyorum.
Hayır hayır,
Çürümek değil bana göre.
Yıldızlara bakmalıyım ben.
Takım yıldızlarını göstermeden daha
Soğumamalıyım.
Daha kolumu kaldırmadan hiçbir şey için,
Daha bir bebeği yürekten sevemeden,
Daha kalbim yumuşamamışken,
Anılarımı göremeden,
Daha sevemeden kimseyi,

Susun susun!!!
Adi çıngıraklı yılan!!!
Susturun!!!
Ne olur!!!
Bir şeyler yapın!!!
Üşüyorum iliklerime kadar.
Soğuyorum.


YIKIM

Bir yıkım başladı bu dizelerden önce.
Ve bir çocuk mutlu günleri kaybetti.
Hiç unutmadı ve sürekli yaşadı,
Kararıp soldu onunla ilgili anıları.
İşte şimdi tek bir anı var aklında,
Bir kabus ve bir cinayet çocukluğunda,
Ölü nefeslerden gelen bir suçlama.
Son bir kucak açış bekledi ölmeden ondan,
Ama geldi yerine bir ölü suçlama.
Görmek istemedi son bir kez.
Sanki kanından değilmiş gibi davrandı.
Anlamadı çocuk o yaşlı adamı,
Ama karardı çocukluğuyla ilgili güzel anıları.
Kaçıp gitmek istedi o an çocuk aklıyla,
Ve unutmak o yaşlı ölü adamı.
Bir nefret doğdu o gün işte,
Çizgisinden saptı aklı ve dudaklarını ısırdı.
Dudaklarını ısırdı ve çizgisinden saptı.

ÇINAR VE KADIN

                          
    “Bunun için gelmedim” dedi genç kadın. Sesindeki çaresizlik dudaklarının titreyişinden anlaşılırdı.

   “Gözlerindeki dumanlı makyajın kasvetli kasvetli yanaklarına dağılışı ve sonsuz bataklık vadileri gibi kuruyuşu benim için eşsiz bir portreydi” diye anlatıyor ressam. “Kökünden koparılan büyük bir çınar” diyordu genç kadına,’’benim büyük eşsiz çınarım, sanki daha avuçlarım küçücükken,daha dizlerimde yaralar kabuklarını dökmeden dikmiştim bu büyük çınarı arka bahçeye.’’
  “O yüzyıllar gördü bende onunla gördüm” diyordu ressam. Ben onu dinlerken onun büyük çınarına aşık olmuştum. Bir ressamın boyaları kelimeler olmuştu sanki,fırçası dudakları,tablosu da kalbiydi ruhuydu. Ben bu düşünceler arasındayken,devam etti:

   “Ömrüm yettiğince dallarına tırmandım. Önümüze uzanan soluksuz vadiyi izledik,güneşin kardeşliğine kulak verdim. O,o kadar güzeldi ki,güneş batarken gölgesi topraklı zemine uzandığında gölgesinde ne kadar büyük bir leke olduğumu görüyordum. Ama o çok narindi,zarifti. Kırılgandı belki de;ama kökleri sağlamdı.”

   Bunları söylerken derin derin iç çekişlerini duymuştum. O iç çekişlere daha ne kelimeler sığacaktı,o an bilmiyordum. Kafasını salladı ve durdu biraz,oturduğumuz yerden tamamen uzaklaşmıştık.

   “Beni bırakınca” dedi,”dallarından kan çekildi büyük çınarımın. Bana sarılan dalları gevşedi. Eski haline hiç dönemedi çınar beni terk ediyordu,beni eziyordu eritiyordu. Güneş doğsa da bize doğmadı o günden sonra.” Ressam yaşlı gözlerle süzdü beni,o an belki de bin yaşında olduğunu düşündüm. Tualine attığı renkler siyah beyaz oldu sanki. Gözlerinin altı torba dolu yaşlı bir adam hüzünlü bir sanat aşığıydı o.

   Titreyerek konuştu sonra hıçkırdı bazen,bazen de sustu:”Ah benim yaşlı çınarım bir cam gibi kırılgandı, onun sayesinde sevdiğim renklerin hepsi soldu. Ben güneşin tatlı turuncusunu onunla tanıdım, yıldızların keskin beyazlığını, karşılıklı içtiğimiz kahvenin şekersiz kahveliğini onunla sevdim.”

   Ressamın evine şöyle bir göz attım o an. Gerçekten yalnızdı. Önümde o çınardan bir parçaydı sanki ayaklarından kan çekilmiş. Dayanamadım “ne oldu” dedim,”senin çınarına?”
Sustu,birkaç kez konuşmaya çalıştı;fakat kelimeler tökezledi gene sustu.

   “Bunun için gelmedim” dedi genç kadın, “bir görmeye geldim seni, bir sesini duymaya son kez renklerini koklamaya geldim. Bir şiirden silinen mısralar gibiyim,karalıyorlar beni,hiçbir yerde yerim yok. Yeryüzünden siliniyorum.”

   Sustu ressam ve içinden anlattı. Bir melodi başladı çınarın dallarına konan kuşların dilinden:“Sonra onu tepedeki ulu çınarın himayesine verdik.”

ÖLÜMÜN PORTRESİ


    Onu sokak lambasının derin ışığı altında gördüm ilk defa. Yanına gitmek istemedim,isteyemezdim. Bu bir hata olurdu,isteseydim kendimi suçlu hissederdim. Çünkü en özel anlarından birini yaşıyordu. Sokağı boş sanarak yarı oturmuş bir vaziyette ağlıyordu. Utanmadan,sesinin çıkmaması için dudaklarını bastırmadan,haykırışlarını dudaklarından dökülmesinler diye tekrar yutmadan,ağlıyordu. Havanın keskinliğinden ya da gecenin bu saatleri genelde daha serin olduğundan gözyaşlarının yanaklarını yaktığını biliyordum. Kırmızı mantosunun altında kırılmış gibi duran çarpık bacaklarının,o incecik çorapla buz sarkıtları gibi parladığını görüyordum. Derisinin altında kan dolaşımının yavaşladığını,ayakkabılarının içinde ayaklarını birer gülle gibi ağır hissettiğini,ellerindeki tül eldivenlerin hiçbir işe yaramadığını,parmak uçlarının içi tuz dolu derin yarıklar gibi geldiğini, ‘v’ yakalı kırmızı mantosunun içindeki bedeninde kırmızılıktan hiçbir eser olmadığını aksine mavi ve siyahın bedeninde hüküm sürdüğünü biliyordum. Biliyordum işte…
   Gözlerinin kenarlarında derin yarıklar halinde ilerleyen yaşamışlık belirtileri olgunluğun çizikleriydi. Ne diyordu bana içinden öyle? Kulak kabarttım.
   “Biliyorum beni izliyorsun uzaktan ve biliyorsun sürüklendiğimi. Sürükleyenin senin ırkından olduğunu görmezden gelme ne olur? Kendini ayırmanın ne yararı var onlardan. Sen de onlar kadar alçak,ruhsuz ve adisin. Hatta daha da adisin. Daha da adisin. Daha da… Daha da…”
   İşte şimdi içinde uçsuz bucaksız uçurumlar açılıyordu. Ruhu bedenine sığmayacak gibi derisinin üzerinden “çekilin” diyen hücrelerini görebiliyordum. Çok olmamıştı içine çekeli o dumanı ve birikmişti o duman hücrelerinin arasında. Şimdiyse “çekilin” diyordu. Hem dayanabilir mi duman bedene sıkışmaya?
    Saçak saçak olmuş sözde yapılı saçalarından akıyordu kırmızımsı bir perişanlık. Sonra parmaklarının arasından,bacaklarının üstüne… Bacaklarının üstünden ayak bileklerine… Ayak bileklerinden asfaltın buz gibi yorganına siniyordu.
    Ahh… Kırmızı elbiseli kadın,o tükenişlerin ve büyülü perişanlığın mıydı seni bana çeken? Hayır! Hayır! Aslında beni sana çeken... Ben bunları düşünürken beynine sızıverdim ve gördüm. Olanları… Beyninde bir hücre sıkıştırdı beni,fısıldadı: “Burası boş,buraya binalar yapamazsın! Hadi yaptın diyelim, binaları yaparken duygular kullanamazsın. Kullanırsan eritiriz o insanlığın şekerden duygularını.” Bende umursamadan ilerledim ama içinde tek bir yapı taşı kalmamış,tüm kaleleri yıkılmış beyninin,tüm köprüleri yakılmış ve tüm geçmişi karalanmış.
     Uzun süredir yere eğik olan başı kalktı sonunda,ben de sinmiş olduğum köşeden dikkatlice izliyordum. Gözleri… Gözlerinin aklığı seçilemeyecek kadar fazlaydı makyajı,o makyajın kasvetli kasvetli yanaklarına dağılışı ve sonsuz bataklık vadileri gibi kuruyuşu benim için güzel bir portreydi. Çaresizliği mi,üşümesi mi demeli dudaklarının titremesine? Sokak lambası ona daha bir farklı bakıyordu şimdi,oldukça keskin hatları vardı. Gözlerinin kenarındaki çok derin olmayan ama yaşı konusunda kırklarında diyebileceğim ipuçlarını ışığıyla daha da derinleştirmeye çabalan sokak lambası beni kandıramazdı. Bir süre sessiz sessiz durdu,ağlaması kesilmişti. Soğuk da gözyaşlarının kurumasına yardım etmişti ama yanaklarındaki siyah boyalar kurudukça yol yol olmuş,kadına daha çaresiz bir görüntü kazandırmıştı. Birdenbire boynundaki inci kolyeyi çekip dağılmaya bıraktı incileri,sessiz sokakta bana oldukça gürültülü gelen yere çarpma sesleri onun umrunda değildi. Vücudunda uzun süre yavaş yavaş akan kanın hızlanmaya başladığını hissettim. Büyük bir sinir dalgası  geliyordu işte. Bu fırtınaya hazırlıklı olmak lazım diye düşündüm,gitmekle gitmemek arasında sıkışıp kalmıştım. Buradaysam eğer kendini kaybedecek olursa ona yardım etmem gerekirdi,eğer gidersem daha kurumamış olan bir portreyi kötü renklerle berbat etmiş olacaktım. İçim içimi kemiriyordu kalmam için. Neredeyse hissizleşmiş parmaklarıyla çantasını açıp bir silah çıkardı. İşte korktuğum başıma gelmek üzereydi. İçimi büyük bir korku dalgası kaplamıştı ne yapmalıydım? Birden bağırmaya başladım ama ayaklarım hareket etmiyordu.
   Hayır!
   Sesimi de duymuyordu.
   Dur! Sakın!
  Çırpınarak bağırıyordum adeta. Silahı kafasına dayamış gözlerini kapamıştı. Bir defa bakmak için döndü dünyaya. O an beni gördü ama siluetim silahı ateşlemesine engel olmaya yetmedi. Sonrasındaki derin sessizlik ölümün barut kokusunu çevreye dağıttı ve her şey son buldu.